Léopold Lambert'in Funambulist'te yer alan makalesinden Türkçe'ye çevrilmiştir.

1972 yılında Gilles Deleuze ve Felix Guattari, önce Freud arkasından Lacan'ın inşa ettiği Psikanalize cepheden ve sert bir eleştiriden oluşan Anti-Oedipus'u (iki bölümden oluşan Kapitalizm ve Şizofreni'nin ilki, ikincisi ise Bin Yayla) yayınladı. Psikanalistleri hastalarıyla, rahiplerin cemaatleriyle kurduklarına benzer bir ilişkiye sahip olmakla suçlayan Deleuze ve kendisi de Lacan'ın bir öğrencisi olan Guattari, aynı zamanda onları hadım edilmeyi teolojik günah'a, bilinçdışını da bir tiyatro sahnesine dönüştürmekle itham ettiler. Bu iki Fransız ise aksine, rüyaları arzunun bir dışavurumu olarak görmek yerine bilinçdışını bir atölye, bedeni ise arzu üreten parçaların bütünü olan bir makine olarak tasavvur ediyorlardı.

Anatomies by Fernando Vicente

Bu arzu duyan makineler, Artaud'un organsız bedenler kavramından ve özellikle William Burroughs'un Çıplak Şölen (Naked Lunch) başlıklı romanından ilham almıştı:

“Fiziksel değişiklikler önce yavaştı, sonra karanlık metalik gürültülerle ileriye sıçradı, gevşek dokusunu yırtarak, insani çizgileri silerek... İçinde bulunduğu tam karanlıkta ağzı ve gözleri, şeffaf dişleri ile beraber ısırmak için ileriye atılan tek bir organdı... Ama hiçbir organın konumu ve işlevi sabit değildi, cinsel organlar herhangi bir yerde ortaya çıkıyor, rektumlar açılıyor boşaltıyor ve kapanıyor, tüm bir organizma rengini ve yoğunluğunu saniyeler içerisinde değiştiriyor...”

Beden denen atölye ile alakalı bu metinin, Anti-Oedipus'un aynı güzellikteki ilk paragrafıyla -Deleuze'ün şiirsel tarzı tam tersini düşünenler olsa da kitabın bir başka kuvvetli yönü- ilişkili olarak okunması mümkün:

“Her yerde iş görüyor, bazen kusursuz çalışıyor, bazen ağır aksak. Soluk alıyor, ısıtıyor, yemek yiyor. Sıçıyor ve düzüşüyor. Ona “id” demek ne büyük bir hata. Her yerde makineler var, simgesel değil gerçek makineler, başka makineleri besleyen, gerekli tüm bileşenleri ve bağlantılarıyla. Bir organ-makine, bir enerji-kaynağı-makine'ye bağlı: birisi diğerinin ürettiği akışı keser. Meme süt üreten bir makinedir, ve ağızsal makine onu tamamlar. Anoreksik'in ağzı birkaç işlev arasında gidip gelir, sahibi onun bir yiyen-makine'mi, anal-makine'mi, konuşan-makine mi ya da nefes-alan-makine mi (astım krizleri) olduğuna karar veremez. Dolayısıyla hepimiz birer işçiyiz: kendi ufak makinelerimize sahibiz. Her organ-makine'nin kendi enerji-kaynağı-makine'si var: her zaman akış ve duraklamalar. Yargıç Schreber'in kıçından gün ışığı çıkıyor. Güneşsel bir anüs.Ve emin olun iş görüyor: Yargıç Schreber bir şeyler hissediyor, bir şeyler üretiyor ve süreci teorik olarak açıklama becerisine sahip. Üretilen bir şey var: bunlar makinenin sonuçları, yalnızca metaforlar değil. “

Yukarıdaki paragrafta Deleuze ve Guattari yeni bir disiplini ortaya koyuyor, aynı zamanda Psikanalistlerin metafizik maskeli balosunu yok ettiğini düşündükleri, kimyasal ve biyolojik yollarla arzu üreten bedenin içkin üretim sürecini açıklayan bir disiplin.

Bu yakınlarda, Deleuze'ün arzu duyan bedenler kavramını açıklamak için Fernando Vicente 'nin güzel bir tablosunu kullandım. Meğer Vicente'nin bu seriye ait bir çok tablosu bulunuyormuş, Anatomias ismini verdiği bu tablolar, kadın bedeninin çeşitli kısımlarını erotik ve ürkütücü makineler olarak resmediyor. İsmi geçen resimlerin feminist bir okuması olması gayet mümkün, aşağıda vereceğim Zola alıntısının da öyle ama bu yazıda böyle bir okumaya yer vermeyeceğim.

Anatomies by Fernando Vicente

İlginç olan şu ki, insan bir makineyi cinsellikten uzak bir varlık olarak düşler, oysa Vicente'nin makineleri son derece erotik ve Deleuze'ün arzu duyan makine kavramını ya da üretici bir makine olarak bedeni kusursuz simgeliyorlar.

19. Yüzyıl'da yaşayan Fransız yazar Emile Zola “La bete humaine” romanında, Vicente'nin bedenlerinin yaptığının tersini yapıyor, romanındaki lokomotifi bir kadın olarak tanımlayarak. Bu benzerliğin en belirgin olduğu yer, lokomotifin (ismi bile bir kadın ismi, “La Lison”) kaza geçirip öldüğü aşağıdaki paragraf (Ne yazık ki metni kendim çevirmek zorunda kaldım, Zola'nın biçeminin ne kadar güzel olduğunu bilip beni ayıplayacaklardan özür dilerim).

“Artık kimse duyamıyordu, kimse göremiyordu. La Lison, yana yatmış, karnı yarılmış, dökülen tıkaçlarından ve delinen borularından buhar kaçırıyordu, gürleyen nefesi, öfkeli bir devin hırıltılarına denk. Beyaz bir soluk dışarı sızıyordu, sürekli, yerin hemen yakınında yoğun beyaz çemberler halinde toplanıyor, ve kalbinden, dökülmüş etlerinden, karnından dökülen kırmızı kan gibi, kara dumana ekleniyor. Lokomotif çarpışmanın şiddetiyle gömülmüş, çerçevesi kırılmış ve tekerlekleri havada, kuvvetli bir boynuz darbesiyle oluşmuş dehşet bir sıçrama gibi, La Lison'un kırılmış çarkları görünüyor, pistonları ve ezilmiş çubukları açığa çıkmış, gerçekten korkunç yarası havayla temas ediyor ve oradan ruhu çaresiz ve öfkeli bir gürültü ile kaçmaya devam ediyor.”

Léopold Lambert - Funambulist Erişim: 09.2011
İllüstrasyonlar; Fernando Vicente