Dünyamızın şeytanlara dolu oluşundan korkuyorum. Acaba endişelerimi paylaşanlar var mı? Dizileri, filmleri, oyunları kastediyorum çünkü bizim dünyamızı çevreleyenler bunlardır. Kaygım iblislerin sınırı geçmelerinden ekranları aşıp yanımızda bitmelerinden de değil çünkü bana kalırsa trafik diğer yönde akar; maddi dünyanın görünmez melun güçleri hayali dünyalarda cisimleşirler. Beni tedirgin eden hayali dünyalar ile ‘sahici’ dünya arasındaki bazı uyuşmazlıklardır. En başta cinlere ya da perilere dönük inancın zayıflayışı bu varlıkları konu eden yapımların sayısının artışına tezattır. Belki birçok insan halen adını koyamadıklarını bazı varlıkların yaşamlarını etkilediğine inanmayı sürdürürler ancak inançlarının bilimin, uzmanların yani saygın kişilerin düşüncelerinin dışında kaldığını da sezerler. Onlarınki artık ‘batıl inanç’ sayılır. Ayrıca “gerçeküstü” motifli yapımların ortak özellikleri de insanı şaşırtır. Bunların geneli birbirine benzer, tekrara dayanır yani hayal gücüne muhtaçtır. Ancak kahramanın karşısında durup anlatıyı dengeye getiren şeytanların tasviri belki biraz abartılı ölçüde ayrıntılıdır. Öyküdeki canavarlarının kökenlerine, kökenlerinin, güçlü ve zayıf taraflarının geliştirilmesine sanki kahramanlarının geçmişlerinin, kişiliklerinin derinleştirilmesinden daha çok vakit ayırılmıştır. Canavarlar bu yapımların biricik zenginliğidir.

Evcil Şeytanlar
Görsel: Shutterstock

Gerçeküstü motifli anlatıların geneli şöyle seyreder; canavarlar kahramanların dünyasında belirirler. İlk şaşkınlık atlatıldıktan sonra mücadele başlar. Mücadelenin ilk aşaması canavarları tanımak yani adlarını koymaktır. Bazı yapımlarda canavarların sıralandığı ansiklopediler bulunur, başkalarında ise şeytanları tanımak için uzmanlara başvurulur. Başvurulan kaynaklar iblislerin nereden geldiğini, neler istediğini, nasıl mağlup edilebileceklerini kahramanlara aktarırlar. Dizilerin asıl kahramanları, ellerindeki silahlarla canavarları avlayanlar değil, onların nasıl avlanabileceğini anlatan kitapları yazanlar ya da bu kitapları hatmeden uzmanlardır sanki. Canavarların kolayca anlaşılamadığı, doğalarının çözülemediği büyük zorluklar ya da fedakarlıklarla alt edilebildiği yapımlar nadirdir. Yalnızca bu nadir öykülerin şeytanları bizi sahiden korkutabilirler çünkü anlaşılmaz biçimde davranırlar.

Görünmeyen varlıklara dönük inancın zayıflamasına rağmen ‘kültür’ ürünlerinin şeytanlarla dolup taşmasına belki de şaşırmamalıyız. “Gerçeküstü” dünyaların cezbettiği insanlar belli ki “gerçek” dünyadan kaçmayı arzularlar. Eski çağların insanları ise aksine görünmeyen varlıkların onlarla beraber yaşadığına, kendileri gibi arzuları, hırsları olduğuna, iyiye ya da kötüye kullanılabileceklerine inanıyordu. Müslümanlara göre cinler, insanlar gibi ilahi hükümlere tabi olan ayrı bir millettir. Hristiyanlara göre iblisler, Şeytan’ın izinden giderek çürüyüp dönüşmüş meleklerdir. Birçok toplumun destanlarıyla söylencelerinin en yaygın motiflerinden biridir şeytanlar. Grimm, Andersen ve Binbir Gece Masalları gibi halk edebiyatının klasikleri, insan topluluklarının yüzyıllarca koruyup devam ettirdikleri inanışlarını yansıtır. Masalların dünyasında ormanlar perilerle doludur. Cinler çarşı pazarlarda dolaşır. Sıradan eşyalar gizemli dünyalara açılırlar. Bu anlaşılmaz zamanların insanları şeytanların kendilerinden farklı olup yanı başlarında yaşadıklarına, hem korkunç hem de gülünç olduklarına, büyük kötü amaçlarını gündelik işlerle beraber yürüttüklerine inanıyorlardı. İblisler insan soyunu cehenneme sürüklemek isterken, eğlenmek için eşek şakaları yapmaktan da geri durmuyorlardı.

Evcil Şeytanlar
Görsel: Shutterstock

Ancak bu inanışlar ne aynı biçimde devam etmişler ne de kendiliklerinden sönüp gitmişlerdir. Şeytanlara hükmeden güçleri bilmiyoruz ama tarihin güçleri de gizem doludur. Halk topluluklarının belirsiz hayalleriyle sisli inanışları, yüzyıllar içinde katı yasalara dönüştürmüştür. Cadı avları, Avrupa’nın birçok bölgesinden Kuzey Amerika’ya kadar sıçramış yerel ve ulusal makamlarca yürütülmüş yasal toplu katliamlardır. Bu katliamlar dini kurumların da geniş onayıyla yüzyıllar boyunca aralıklı olarak sürmüştür. Cadı avlarının konusu olan hayali varlıklar yani iblisler, cinler ile cadılar halk inanışları olarak doğmuş ancak uzun zaman içinde alimler, ilahiyatçılar tarafından “bilim” düzeyine yükseltilmiştir. Şeytani varlıklarla işbirliği yapan insanlara yönelik “mücadelenin” temel metni, XV. Yüzyılın sonunda yazılmış olan “Cadıların Çekici” (Malleus Maleficarum) adlı eserdir. Üç ana bölümden oluşan bu eser, şeytani varlıklara inanmayan kişilerin neden Hristiyan sayılamayacaklarını açıkladıktan sonra, cadıların nasıl tanınabileceğini, onların şeytani faaliyetleri, güçlü ve zayıf taraflarını tarif eder son olarak da sanıkların nasıl sorgulanabileceklerini, hangi yolla alınan “ifadelerin” geçerli sayılabileceğini anlatır. Cadıların Çekici’nin yazıldığı devirde başka alimler de iblislerin, perilerin hatta bizzat Şeytan’ın doğası üzerine kitaplar yayınlıyorlardı. Bu kitaplara göz gezdiren günümüz okuyucusu kullandıkları lisanın ağırlığına, öne sürdükleri fikirlerin katılığına ve ilerlettikleri akıl yürütmelerin sıkılığına şaşırır. “İblis-bilim” Avrupa’da uzun devirler boyunca ciddi bir bilim sayılmıştır.

Evcil Şeytanlar
Görsel: Shutterstock

Anlaşıldığı kadarıyla cadı avlarının ateşi XVII. Yüzyıldan itibaren zayıflamıştır. Vatikan başından beri açıktan onaylamayıp genelde seyirci kaldığı katliamların önünü almak için adımlar atmaya başlamış. Cadı avlarının kökenleri, nedenleri ve sonuçlarıyla ilgili fikirler muhteliftir. Emin olunarak söylenebilecekler, kurbanların büyük oranda kadınlar, yoksullar, toplumun genel kurallarının dışında yaşayanlar olduğudur. Feminist kuramcılar cadı avlarını, kadın uzmanlığına, hekimlere, aktarlara dönük bir savaş olarak tanımlarlar. Bu yasal katliamların aralıklarının uzamasıyla beraber üzerlerine bir sis inmiş, unutulmaya terk edilmişlerdir. Canavarlara dönük ilgi XIX. Yüzyılda tekrar uyanmıştır ancak bu defa hayali varlıklar kanunlar değil ticari ürünler biçiminde somutlaşmıştır. Önceki yüzyıllarda Avrupa’nın çiftçilerinin büyük çoğunluğu topraklarından sürülmüş, karınlarını doyurmak için şehirlere sığınmaya mecbur kalmışlardı. Bu büyük şehirler, özellikle de Londra, bugün bildiğimiz haliyle işçi sınıfının yani “Kapitalizm”in doğum yeridir. İşçiler, memurlar, ev kadınları yaşadıkları kalabalık kentlerden, toplumun katı önyargılarından, günlük mesainin yeknesaklığından kaçıp sığınabilecekleri hayali dünyalar arzuluyorlardı. Kraliçe Viktorya’nın adıyla anılan devrin ‘kültürel’ hayatı; romanları, gazeteleri, müzeleri, canavarlarca işgal edilmişti. Bizim “korku” klasikleri olarak bildiğimiz Frankestein ya da Dracula gibi eserler, devrin Avrupa’sını kaplayan dev bir ticari dalganın günümüze ulaşan köpükleridir. Zamanın yazar girişimcilerinin birinci hedefi herhalde okuyucularda en güçlü duyguları doğurabilmek onları en fazla şaşırtabilmekti. Darwin’in, Wallace’ın ve diğer sayısız kaşif ile doğa bilimcilerin keşfettiklerini romancılar, gazeteciler de eskinin kayıtlarında, halk inanışlarında ya da ilahiyat kitaplarında arıyorlardı. Aynı doğa bilimlerinde olduğu gibi bu hayali varlıkların da bir çoğu aslen keşfedilip tasnif edilmişlerdi. Canlılar onlarla aynı coğrafyayı paylaşan yerli halk tarafından tanınıp adlandırılmışlardı. Şeytanlar ise önceki devirlerin alimleri, ilahiyatçıları, yargıçlarında tasnif ve tarif edilmişlerdi. Avrupalı bilimciler bu canlıları batı bilimi ve kendi şöhretleri için tekrar keşfederken unutulmuş şeytanlar da yeni çağda sermayenin faydası için tozlu kitaplardan ayıklanıyorlardı.

Ekranlarımızdaki şeytanlar öyleyse bir önceki devrin kurnaz tüccarlarının daha da önceki devirlerde keşfettiği hazineden kalanlardır. Peki bugünün insanları neden canavarların doldurduğu hayali dünyalara kaçmak istiyorlar? Bence yanıt bu canavarların evcilleştirilmiş olmasıdır. Cadı avları nedeniyle toplumların bulanık inanışları katı kurallara tabi tutularak kayda geçirilmiş, yasaya dönüştürülmüş, bu yasalar sonucunda sayısız insan hayatından olmuştur. Toplum kendi hayalleri nedeniyle cezalandırılmıştır. Kayda geçen bu hayali varlıklar alimler, ilahiyatçılar tarafından yorumlanarak akla uydurulmuştur. Dizilerde her bölümde ortaya çıkan canavarların kökenlerini, güçleri ile zafiyetlerini aktaran kitaplar gerçektir. Kurgu yapımların hikaye eğrisi için lazım olan inandırıcı örgü eskinin alimlerince zaten üretilmiştir. Gerçeküsü varlıklar böylece bu çağın dertlerini, endişelerini, zevkleriyle acılarını temsil edebilecek simgeler olarak dolaşıma sokulmaya hazır hale getirilmiştir. Bizim çağımıza ise eskinin kanlı zenginliğini ellerini kirletmeden yağmalamak kalıyor.

Evcil Şeytanlar
Görsel: Shutterstock

Şeytanlardan bahsettik peki ya Şeytan? Bazı filmler şeytanlarla, iblislerle yetinmeyip bizzat Şeytan’ı önümüze getirmeye cüret ederler. Şeytan karakteri hem cadı avlarında hem de eskinin edebiyatında başat bir şahsiyetti. Mahkemelerin kanıtlamaya uğraştığı suçlardan en önemlisi Şeytan’ile imzalanan antlaşma idi. Aslında tüm büyü faaliyeti Şeytan’dan doğuyordu. Dolayısıyla cadılar, iblisler ve benzeri varlıklar Şeytan’ın hükmü altında yaşayan onun yasalarını kabul eden ayrı bir millet sayılıyordu. Şeytan eski devirlerin dünya görüşünün merkezinde bulunan bir karakterdi. Eski çağların büyük eserlerindeki Şeytan tasvirlerinin doğduğu çağın ruhunu yansıttığı söylenebilir. Şeytan hem bir düşmandır hem de insanın ruhunu zehirleyecek kadar ona yakındır. Müslümanlara ve Hristiyanlara göre Şeytan, Tanrı’nın sevgisiyle güvenine mazhar olmuşken gururuna yenilince ilahi makamdan kovulmuş güçlü bir varlıktır. İblisler insanların gölgesi gibiyken Şeytan da Tanrı’ya yakın olduğu zamanların acısını çeker. Şeytan’ı merkezine koyan iki büyük eser aklıma geliyor. Dante’nin komedyasında Şeytan, cehennemin dokuzuncu seviyesinde yani en dibinde yer alır. Tanrı tarafından olduğu yere sabitlenmiştir. Yalnızca gövdesi serbesttir. Günahkarları önündeki günah denizinden toplayıp devasa ağzında öğütür. Şeytan bir canlıdan çok bir anıt, anıtsal boyutta bir heykeldir. Bir anlamda, en tepedeki cennetin mutlak saflığını ayakta tutan katıksız bir kötülük ilkesi gibidir. Onun sınırlı hareket gücü Orta çağ’ın durağan dünya görüşüne, değişmezliği erdem sayan toplumsal düzenine uygundur. Komedya’dan üç asır sonra yazılmış Kayıp Cennet’in kahramanı ise bizzat Şeytan’dır. Tanrı’ya isyan edip başka melekleri de ayartmış kaybedince de cehenneme sürülmüş bir lider, bir generaldir. Şeytan Tanrı’yı yenmekten vazgeçince gözünü onun sevdiği varlıklara, insanlara diker. İnsanları da kendisi gibi Yaratıcı’nın gözünden düşürmek, mutluluklarından etmek için Cehennem’den Cennet bahçesine seyahat eder. Şeytan ilahi merdivenin her aşamasında duraklar. Her kapının muhafızı ile sohbet eder ya da dövüşür. Yaradılışın sonsuzluğuna, zenginliğine hayran olur. Dünya’nın dört köşesine yelken açan Avrupalılar gibi bir dünya’dan diğerine yolculuk eder. Onun emelleri de sömürgecilerinkiler gibi karanlıktır.

Bizim çağımızın bir Şeytan’ı var mı? Şeytanlar bilim tarafından kovulduklarından beri ciddi eserler onlara yer vermezler. Klasik romanlarda Şeytan’ı bulamazsınız. O artık filmlere, dizilere ve ucuz korku romanlarına sürülmüştür. Şeytan artık doğası anlaşılmaya çalışılan, tahlil edilen bir varlık değil bir batıl inançtır. Şeytan ancak bir imge olarak varlığını sürdürür. Bir imge, yani güçlü duygular uyandıran çözülmez anlamlar taşıyan bir resim. Şeytan’ın adı benim aklıma yatağa bağlı bir genç kızın görüntüsünü getiriyor. Bir zamanlar yaradılışın en yükseğinde duran Şeytan zavallı bir genç kızın bedenini işgal edecek kadar düşmüştür. Gücünü göstermeyi de reddeder, tek zevki etrafındakilere hakaret etmek, onları kışkırtmaktır. Şeytan’la savaşmak için gene uzmanlara müracaat edilir. Uzmanlar onu insanların dünyasından sürmeyi başarırlar ancak zaferleri hep geçicidir. Bir zaman sonra Şeytan gene kendisini gösterir. Şeytan ise bir seyircidir. İnsanların şüphelerinin onları yiyip bitirmesini zevkle izler. Bu Şeytan evcil değildir.