İnsanca yaşamaya refah seviyesi yüksek diyorlar.

Genelde Avrupa ülkelerine gidince ilk tepkimiz, "vay be, şehrin tarihi dokusunu ne muntazam muhafaza etmişler" şeklinde olur. Hemen yanı başımızdaki Atina'dan bile, "ecnebi mirasına ne güzel de sahip çıkıyor, bizde olsa, ohooo..." diye dönmüştük. Hakeza, Milano'dan da aynı duygunun köpürmüş haliyle ayrılmıştık. Çok fazla yer görmüş biri değilim ama gördüklerimin yarattığı his hep "kıskançlık" oldu. Tüm güzelliğiyle yerinde duran bir şehir ve üzerinde yaşayan, kahve içen, işlerine koşturan, çocuk eğleyen insanlar. İstanbul'dan gelen biri için fazlasıyla huzurlu ve dingin.

Bu dönüşlerden en sonuncusu Kopenhag'tan idi. Girişte ve çıkışta sizi karşılayan legolarla inşa edilmiş gibi bir şehir Kopenhag. Nesi meşhur derseniz "yaşaması" diyebilirim.

Fotoğraf: Shutterstock

Genelde uçaktan inince yabancı bir şehirde gideceğin yeri bulmak için muhakkak yardım alman gerekir. Ancak Kopenhag'ta buna ihtiyacın pek olmuyor. Metrodan inip diğer metroya binince gideceğiniz yere varıyorsunuz. Nasıl mı? Onu bilemem, onu Danimarkalı şehir planlamacılarına soracaksınız.

Niyetim, şurada yiyin, burada için, şurayı görün, öteyi gezin türünden bir şehir tanıtımı yapmak değil. Kopenhag'a gitmeden önce gezdiğim bloglardan 3 gün Kopenhag için yeterli gibi cümleler okumuştum. Bu kesinlikle doğru değil. Şehrin de müzelerin de belki ancak %10'unu görebildik. Şehrin her yanı, her yeri sıkılmadan gezilebilir görülebilir. Ha, tabii küçük bir ayrıntı; paranız varsa.

Fotoğraf: Shutterstock

Kopenhag pahalı bir şehir. Bu net. Ayrıca kendi parasını kullandığı için euro geçen diğer avrupa şehirleriyle kıyas da çok mümkün olmuyor. Sözgelimi, Milano'da 1 euro'ya su alabilirsiniz. Bunu da hemen türk lirasına çevirir ve bir suya 7 lira verdik diye hayıflanırsınız. Kopenhag'ta su 20 lira, bira en ucuz 35 lira. Bir öğün yemek en sıradan haliyle 85-90 lira. Evet aynen böyle. Mutlaka ucuz yerleri vardır ama geneli böyle.

Yolculuktan evvel Kopenhag'taki yaşam refahı seviyesinin epey yüksek olduğuna dair bilgilere rast gelmiştik elbette. Refah yaşamın aslında lüks ile ilintili bir şey olmadığını da Kopenhag sayesinde öğrenmiş olduk. Refah seviyesi esasen, bir insanın bir şehirde nasıl rahat yaşayacağını, kaldırımda nasıl yürüyeceğini, nasıl trafik ışıklarında karşıya geçeceğini, nasıl arabalardan kaçmadan işe gidebileceğini, nasıl saatlerce yolculuk yapmadan yeşil alanlara kavuşabileceğini tanımlıyor. Böyle bir ortamda insan elbette Hygge (Danimarka mutluluk sanatı) felsefesini benimser.

Fotoğraf: Shutterstock

Şehir, dümdüz olmasının da avantajıyla bisikleti neredeyse -hatta neredeyse değil kesinlikle- ana ulaşım aracı haline getirmiş. O kadar çok bisiklet var ki, eminim araba kullananlar bisikletlilerden dert yanıyordur. Bizdeki gibi, kaldırımın üstünü maviye boya, 10 metrede bir bisiklet ikonu yerleştir, oldu sana 17 km bisiklet yolu şeklinde değil. Kendi şeritleri olan ve o şeritlerin üzerinde gidip gelen yüzlerce binlerce bisikletli.

Fotoğraf: Shutterstock

Şehrin nispeten tenha bölgelerinde bile düzen hiç bozulmuyor. Bisikletliler asla kaderlerine teslim olmuyor, kendilerine ayrılmış şeritlerde huzurla yol alıyorlar. Kaldırımların hemen yanında bisiklet yolu, bisiklet yolunun yanında araçların park edebileceği bir şerit ve sonra da araçların şeridi şeklinde bir düzen olduğu için de aslında araçlarla bisikletlilerin arasına bir bariyer de koymuş oluyorlar. Bu da elbette bisikletlilerin güvenli şekilde seyahatini sağlıyor.

Fotoğraf: Shutterstock

Önce bir bira markasının (Carlsberg) sahibinin kişisel koleksiyonu diye burun kıvırdığımız ama içine girince yarım gün geçirdiğimiz Glyptoteket'ten bahsetmek istiyorum. Kişi başı 160 kron ödeyip giriyorsunuz ve sizi yemyeşil muh-te-şem bir avlu karşılıyor. Oturup düşünenler, resim çizenler, sohbet edenler.. Öylesine dinlendirici bir atmosferi var ki, sadece buraya oturmak için bile gelebilirsiniz. Binanın kendisine de hayran kalıyorsunuz. Kopenhag'ta en çok binalara hayran kalıyorsunuz zaten ama burası bambaşka bir yer.

Fotoğraf: Shutterstock

Bir diğer aşık olduğumuz yer ise Christiansborg Sarayı oluyor. Başka bir yeri ararken yanlışlıkla sokağına çıktığımız, üniversite binası sanıp kapısına kadar gittiğimiz ve parlamento olduğunu öğrendiğimizde şaşırdığımız Christiansborg Sarayı. İçerisinde elbette harikulade eserler, binanın kendisi, tarihi kalıntıların olduğu bölüm, mutfağı şusu busu derken sarayı gezmek yarım gün alıyor ama bir bölüm var ki buradaki eserlerin karşısında dakikalarca bakakalıyorsunuz. Hayatımda gördüğüm en güzel şeyler listesinde artık bunlar; The Queen's Tapestries

Bjørn Nørgaard imzalı bu halılarda Viking Çağı'ndan 2000 yılına kadar 1.100 yıllık Danimarka tarihi ve insanlık tarihine dair önemli olaylara yer verilmiş. Nasıl muhteşem olduklarını burada anlatmanın yolu yok. Gitmek ve yaklaşabildiğiniz kadar yaklaşıp dakikalarca incelemek gerekiyor.

Fotoğraf: Shutterstock

Design Museum tasarımla ilgilenen herkesin mutlaka gitmesi gezmesi gereken Danimarka tarihinin tasarım konusunda nerelerden nerelere geldiğini gözler önüne seren şahane bir diğer müze. Özellikle sandalye konusuna takık danların bu gayreti insana ilham verir türden.

Fotoğraf: Shutterstock

Bunlara ek olarak bir de National Museum var ki, onu hiç sormayın gitsin. Sömürgeci danlar, dünyada ne varsa toplamış ve buraya yığmışlar. 1 tam gün gezseniz yine de hala görmediğiniz objeler, eserler kalır.

Kuzeyi kasım ayında ziyaret ederseniz 4 dedin mi hava kararır. O nedenle baharda veya yazın gitmek herhalde şehri daha çok yaşamayı sağlayabilir. Kopenhag'ta her şey ateş pahası olduğundan size bir hediye alamadım. Yediğim içtiğim bende kaldı, size gördüklerimi anlattım.