Da Vinci'nin yürüdüğü sokaklarda yürümek.

Sanat ve tarih açısından -çok avrupa şehri görmemiş biri olsam da- en sevdiğim şehir Londra olmuştur. Londra İstanbul’dan sonra en sevdiğim şehir ve zannediyorum bunun değişmesi de çok mümkün değil. Özellikle Hyde Park’ta saatlerce yürüyüşlerin verdiği hazzı unutmak mümkün değil. Ancak Milano’nun başka türlü büyüleyici bir yanı var.

Kuvvetle muhtemel Leonardo Da Vinci’nin dehasının bunda payı çok büyük. Şurada o dönemki düke yazdığı mektup bulunuyor. Bir benzerini Osmanlı’ya da yazıyor Leonardo ancak ciddiye alınmıyor. Oysa, İstanbul’a miras kalmış Leonardo eserlerini düşündükçe heyecanlanıyor insan. Kısmet olmamış. Herneyse, dönelim Milano’ya geri.

Fotoğraf: Shutterstock

Elbette en heybetli, en etkileyici yer Duomo. Gerçekten çılgın işi. Kaldı ki içine girmek nasip olmadı, dışından verdiği his bile oldukça güçlü. Yalnızca Duomo değil elbette, eserlere olan saygı -ki isterse bu kapitalizmin bir kazanç kaynağı olsun- oldukça açık. Hemen önünde kocaman bir meydan bulunuyor ki eserin karşısında durup kendi küçüklüğünüzün insanlık tarihinin büyüklüğünün farkına varın, sindire sindire doya doya izleyin. Bu meydana ne araç ile girebilirsiniz, ne aracınızı park edebilirsiniz. Herhalde 3-6 ay hapis yatarsınız. Avrupa şehirlerindeki bu katı kuralları ben seviyor ve destekliyorum.

Fotoğraf: Shutterstock

Duomo etkileyici ama esas Milano’nun sahip olduğu en görkemli eserin kale olduğu kanaatindeyim. Hiç beklemediğiniz bir anda hiç beklemediğiniz bir mimari ile karşınıza çıkıyor. Bu kocaman şeyi bu naiflikle bu şehrin tam ortasına nasıl kondurmuşlar diyorsunuz. Bizdeki Ayasofya ile Mavi Cami’nin ilişkisi gibi bir ilişki var aralarında sanki. Mesafe olarak biraz daha uzaklar ama ilişkileri aynı. Veyahut ben böyle olmasını arzu ettim. Kalenin adı; Sforzesco. İçerisi baştan başa, boydan boya müze. Neredeyse 1 tam günü burada geçirdiğimizi anımsıyorum. Tarihlerine ve sanatçılarına olan sahiplenmeyi açık bir şekilde görebiliyorsunuz. Bizdeki Arkeoloji Müzesi de böyle bir yerdir. Belki mimarisi ve içerisindeki eserleriyle en değerli müzedir Arkeoloji Müzesi. Tabii, Sforzesco birkaç kat daha büyüğü bir yer. Kalenin kendisini de bir camın kenarına oturup seyretmekten kendinizi alıkoyamıyorsunuz. Gerçekten tarihi bir şölen yeri. İçerisindeki eserleri anlatmaya girişmiyorum bile hiç, çok uzatmamak için. Ancak benim için unutulmayacak yerlerden biri halini aldı kale.

Son gün, aldığımız müze kartın müsaade ettiği tüm müzelere gitmeye çalıştık. Zaten öyle bir ayarlamış ki ecnebi, 2km’de bir müze. Müzeleri gezerken de Milano’yu geziyorsunuz. Çiğdem ile yaptığımız anlaşma 2 müze - 1 mağaza şeklindeydi ama daha sonra baktım ki o da artık mağazaları bir kenara koyup başka ne müzesi var diye sağa sola koşturur oldu.

Fotoğraf: Shutterstock

Elbette alışveriş için akıl almaz derecede zevkli bir şehir Milano. Modacıların mağazalarının kendisi bile tasarım harikası, içindeki ürünler bizdeki gibi pahalı ama tek tip değil, gerçekten tasarlanmış, cıvıl cıvıl şeyler. Buna karşın tüm Milano halkı -ki onlar kendilerine milanesler diyorlarmış- siyah ağırlıklı giyiniyor. Ama erkeği olsun kadını olsun mutlaka üzerine giydiği şeyi yakıştırıyor. Çok zevkliler bu açıdan.

Müzelere dönecek olursam Doğa Müzesi’nden mutlaka bahsetmem gerek. Harikulade bir kurguyla canlıların hayatına dalıyorsunuz. Görülmesi muhakkak gerekli yerlerden biri. Tam adı; Museo Civico di Storia Naturale. Diğer girdiğimiz tüm müzelerde öylesine çok resim ve heykel gördük ki artık gözlerim acıyordu sonuna doğru. Zaten bildiğimiz ressamların yanında yeni akılalmaz düzeyde başarılı ressamlar tanıdım. Galleria d'Arte Moderna bu açıdan bir vaha idi. Duomo’nun hemen yanındaki 900 Museo Del Novecento da görülmesi gereken bir müze mutlaka.

Fotoğraf: Shutterstock

Bir kere ben makarna insanıyım. En lüks restoranın 5 yemekten oluşan ana yemek menüsünün 3′ünün makarna olması beni mutlu eder, gururlandırır. Makarnaya olan bu saygı içimi neşe ile doldurur. Evet, doğru anladınız, İstanbul’un bu gri kış sabahında, 2019′un ilk pazar gününde Milano’yu hatırlayacağız. Sanatını, tarihini, mimarisini, kırmızı şarabını ve pek tabii makarnasını konuşacağız. Şaka şaka konuşmayacağız, ben yazacağım sadece.

Milano çok çok güzel bir şehir. Sokakları, yolları, binaları, köprüleri, tramvayları, şehri ikiye bölen kanalları, bahçeleri, parkları.. Milano’da binalara baka baka yürürken kaybolmamak mümkün değil. Şu sokağa da bakayım, şunu da göreyim, şurada da bir şey var derken dalıp gidiyorsunuz. Bir kere mağazalar güzel, sattıkları şeyler zevkli. Elbette yuro-tele ilişkisinden bizim için pahalı ama normal şartlarda pahalı bir şehir olmadığı kanaatindeyim.

Fotoğraf: Shutterstock

Daha ilk indik, sokaklarda öylesine dolaşırken bir mandıracı çıktı karşımıza. Hemen daldık içeri pek tabii, şundan şundan şundan ama tokuz da bir taraftan, kendi üretimi et ve süt ürünleri imiş, sahibiyle sohbet muhabbet ettik. Dedim, nerede yeriz biz bu makarnanın ala’sını, sağ olsun, bize, sonraki günlerimizde mutlaka her gün bir öğün uğrayacağımız nefis bir restoran önerdi. Tam bir italyan lokantası. Şık ve lezzetli. Zannediyorum yediğim en güzel makarnayı orada yemiş olmalıyım. Şimdi yazarken bile ağzımın suları aktı hatırlayınca. Şarap sürahi ile geliyor ve yalnızca 6 yuro. 2 kişi sarhoş olasıya şarap içiyor ve 10-12 yuro ödüyorsunuz. Şık ve leziz bir restoranda yemek eşliğinde diye de ekleyeyim tekrar. Tatlı? Of! Of diyorum ama yediğiniz şey aslında tiramisu. Burada en güzelini yapan yere gidip yemezsin, tiramisu nedir ya ne gerek var dersin lakin öylesine güzel yapmışlar ki. Özetle ne istersen güzel geliyor.

Sokak lezzetleri hususunda çok başarılı bir şehir olduğunu söyleyemem Milano’nun ama böyle bir iddiası da olduğunu sanmıyorum. Mesela, meşhur diye bir hamurcusuna gittik, bizdeki çiğ böreğin içini malzeme ile doldurdukları yağlı manasız bir şey, insanlar sıraya girip alıyor ama İstanbul gibi bir şehirde yaşayan biri için hiçbir şey ifade etmiyor. Ama restoranlar için aynı şeyi söyleyemem. Çok zorlukla rezervasyon yaptırdığınız, çünkü hep dolu olan, lezzet açısından akla mantığa sığmaz derecede lezzetli yemekler yiyebildiğiniz restoranın ne kadar mütevazi bir yer olduğunu gördüğünüzde şaşırıyorsunuz. Küçük masaları, sevimli garsonları, abartısız ve özenli dekoru ile sakin sakin yemeğinizi yiyor ve kalkıyorsunuz. Bu iki restoranın adını şimdi hatırlayamıyorum ancak daha sonrası için bulup buraya not edeceğim.

Fotoğraf: Shutterstock

Yeme içme faslını kapatmadan önce son olarak son akşamımızın favori barı, hiç içmediğim kadar kokteyli bir gecede içtiğim b cafe’ye selamlarımı gönderiyorum. Aklımda kalan, midemde kalamayan sushiciler için de bir kez daha gideceğim sanıyorum. Bu arada en sevdiğim restoranın adını da buldum. Milanese Trattoria. Hah, bir de unutmadan, bizdeki köşedeki gazete bayisi gibi prefabrik büfelerde sıcak şarap satıyorlar 1 yuroya. Zaten yağmur yağıyordu, hava genellikle kapalıydı biz gittiğimizde. Elinizde sıcak şarap, Milano sokakları, çiseleyen yağmur, şu hayatı yaşadığınızı hissediyorsunuz.

Bir not da şu; ilginçtir, özellikle bizim bulunduğumuz yer olan Duomo ve çevresinde bakkal market neredeyse yok. 2 km yürüyor marketten alışveriş yapıp dönüyorsunuz. Marketlerin ben yine delisi oldum elbette. 1 yurodan 100 yuroya geniş bir alkol reyonu, 10 yuro cin, 18 yuro viski. Alkolik olmamak mümkün değil. Ama restoranlarda yerken içtiğiniz şaraplar öyle güzel ki başka bir şey içeyim istemiyor insan.