Bildiğimiz adı ile Nina Simone kilisede ilk piyano çalmaya başladığında ailesinin arka sıralarda oturtulmasını gördükten sonra öne alınmalarını, yoksa çalmaya devam etmeyeceğini söyler. Küçük bir kızın ilk defa pozitif ayrımcılığa bu şekilde sebep olmasına inanabiliyor musunuz? Hem de kilise’de büyük rüyaların gerçeğe dönüştüğü Amerika’da…

Miss Simone, Martin Luther King ile birlikte sivil direnişin öncüsü olarak şarkılar yazar, söyler ve inandığı değerlerin peşini bırakmaz, siyahların içinde bulunduğu duruma sebep olan toplum düzeninin değişmesi gerektiğini vurgular! Aktivist hareketin sembolü haline geldikten sonra elinden geleni de arkasına koymaz ve şaşırtıcı ama bunu sosyal medya hesaplarında paylaşıp görevini yaptığını da düşünmez!?

Martin Luther King
Görsel: Shutterstock

“Kahrolası Misisipi” şarkısında “bu ülke yalanlar üzerine kuruldu” diyerek bağıracak kadar da cesurdur, bir devrimi desteklediği gerekçesi ile biraz politik şarkılara yöneldiği için kariyerinde dönüm noktasına gelir, hemen ardından konserleri birer birer iptal edilir, geçim sıkıntısı ile uğraşıyorken mesaj verme görevi olmayan sanatçıların daha mutlu olduğunu görür. Kendisi de rahatlıkla böyle bir hayat sürebilecekken aldırış etmeden müziğini propaganda aracı olarak kullanmaya devam eder. (bu dönemlerde bildiğiniz üzere polis şiddeti özellikle ayrımcılık konusunda egemenliğinin zirvesinde idi. Özellikle siyahilere istendiği an cadı avı başlatılabiliyordu.)

Aktivist hareketin barışçıl üyesi Martin Luther King Tennesse’de vurularak öldürüldüğünde bu onu çok yıpratır. Afrikaya taşınmaya karar verir. Uzun bir süre sessizliğe gömülerek dibe doğru çekilir. Yıllar sonra toparlanma süreci, İsviçre’ye taşındıktan sonra Montrö’de konser verdiğinde başlar. Oradan Paris’e taşınır. Geceleri küçük bir mekanda müzik yapmaya devam eder. (Paris’te “Homeless” gibi yaşandığı söylenir hep). Arkadaşlarının desteği ile Hollanda’ya taşınır, psikolojik tedaviye başlamayı kabul eder. Bipolar - manik depresif tanısı koyulduktan sonra karakter bozuklukları yaşamaya başlar. Tedavisine karşı koymaz ve işlerini yoluna koymak için sahip olduğu her şeyi müzik için feda etmeye hazırdır. Ardından kozmetik reklamları (chanel no:5) için müzik yapar, tütün markalarından sponsorluklar alır.

Tekrar hayata tutunmaya çalıştı diyebiliriz. Nerede peki; ayrımcılığın körüklenmediğini düşündüğü medeni bir coğrafyada. Ve, son röportajında sivil haklar hareketinin bir işe yaramadığını kabul ettiğini dile getirir. 2003’te öldüğünde ardında bir sürü ödül ve yapıt bırakmıştır. Miles Davis mesela, onun yetenekleri için övgü dolu sözlerle bahseder.

Quincy Jones
Görsel: Shutterstock

Quincy Jones da (müzik tarihinin en saygı duyduğum karakterlerinden) kariyerinde onca başarılı albüm kaydının yanı sıra “We Are The World” projesinin geliri ile Afro-Amerikalılar için yardım kampanyası başlattı. Aynı zamanda da bu kayıt Guinness rekorlar kitabında en çok satan kayıt olarak yer almaktadır. Jones, konunun derinliklerine inerek “The Purple Color” adında bir film çekerek açıklama getirmeye çalıştı ve Obama yönetimine kadar konu ile ilgili yardım ve dayanışma kampanyalarına liderlik etti.

Jones, bir röportajında Frank Sinatra ile birlikte çalışmaya başladıktan sonra, Las Vegas turnesinde otellere siyahilerin alınmamasına Sinatra ile birlikte karşı çıkarak, protesto ederek ve otele siyahilerin alınması için ilk adımı attıklarını söyler. Frank Sinatra! Gerçekten mükemmel bir "Show-Man” değil mi?

Bugüne dönelim; Afro-Amerikalılar nasıl suçun tanımı haline geldi?

Geçtiğimiz günlerde sokak ortasında George Floyd’un boğazına bastırılarak öldürülmesine canlı yayında hepimiz şahit olduk. “Story”lerimizde isyanımızı paylaştıktan sonra bunu değiştirdiğimizi düşünüp evimizde dijital platformlar üzerinde bulduğumuz tarifleri fırınlayıp hemen sıradaki içeriğe iliştirdik. Kimilerimiz köle ticareti yapan merhumların heykellerine zarar verdi, kimimiz bunu kullanarak siyah maske ticareti yaptı. Başka ne yapılabilirdi ki zaten?

Tüm dünya ayrımcılığa karşı iken ve bunu her şekilde protesto ediyor iken hayaller ülkesi Amerika’da olayların otomobil yağmacılığına, sokak terörüne dönüşmesine nasıl bir yorum getireceğiz? Tüm dünyaya özgürlük hayali satan ve bunu “Kardashian”lar üzerinden modaya dönüştürebilen bir ekonomi devi nasıl olur da kendi içinde böyle bir ayrımcılığı besler büyütür bunu ekonomiye dönüştürebilir?

Antoniette
Görsel: Shutterstock

“Test yapmazsanız virüs yayılmaz” ile yönetilen bir kitleden daha fazla ne beklenilebilirdi ki diye düşünmeden edemiyor insan. Akıllara M. Antoniette’nin ekmek-pasta paradoksunu getirmiyor mu? Ayrıca, M. Antoniette deyince aklıma gelen diğer bir detay (belki bilmeyen vardır) ilk şampanya kadehlerinin hanımefendinin göğüslerinden alınan kalıp ile yapıldığı oluyor.

Son 1 asırdır aynı konu ile evir çevir uğraşan “çözüm odaklı” dünyanın jandarması Amerika, nasıl oluyor da Orta Doğu’yu diktatörlerin elinden önce sahada sonra sinemada kurtarıyor iken kendi ülkesinde ters köşe oluyor?. Mesela, Vietnam savaşında ilk gönderdikleri askeri tabur bilin bakalım kimlerden oluşuyordu? Tahmin etmesi zor değil, değil mi? Muhammed Ali’nin askere gitmeyi reddetmesine karşı Dünya Boks Federasyonu tarafından sporcu kimliğinin iptal edildiğini biliyor muydunuz?

Muhammet Ali
Görsel: Shutterstock

(O günlerde Amerikan nüfusunun yalnızca %10’u siyahi iken, Vietnam’daki siyahi nüfus %30’larda idi.)

Özgürlükler ülkesinde Bruce Lee de ayrımcılığa maruz kalmıştı. Filmleri ile direndi, karşı çıktı ve kendini kabul ettirmeyi başardı. Yalnızca Amerika’ya değil tüm dünyaya.

Yıllar geçse de değişmeyen ırkçılığa karşı tüm bu yazıdaki anahtar kelime “direnmek” olduğunu görüyoruz. Ve aklınızda “direnmek” kelimesini tutarken de Bob Marley - Get Up Stand Up dinlemenizi öneririm. (Bob Marley, Jamaika’da kurşunlanmasına rağmen halkını bir arada tutmak için barış çağrısı yapmıştı.)

Emre Ezelli / Temmuz 2020