Küçükkuyu’dan Foça’ya, 11 Eylül - 15 Eylül 2015 tarihleri arasında yaklaşık 250 km pedal çevirerek yaptığımız bisiklet yolculuğunun güncesidir ve iyi ki yaptık diye bitmiştir...

Çantamı anneannem ile hazırlıyoruz. Eşyalar normalden çok olunca işkillenip soruyor; "nereye gideceksiniz?" İzmir'e yanıtını alınca yüzünü buruşturuyor; "Evladım, otobüsle gitseniz ya, daha kolay değil mi?"

Bir yolculuk öncesi ritüeli
Bir yolculuk öncesi ritüelini yerine getirmenin hafifliğini taşıyorum.

Bisikletler hazır. Akşamüstü yola çıkmayı planlıyorduk ama öğlen de sürmek için elverişli bir hava var şansımıza. Yani birazdan son hazırlıkları yapıp nihayet yola koyuluyoruz.

İzmir'e 230 km
Evet, 230 vardı. Yazıyla ikiyüzotuz. 13'ünü gittik bile. Saatte tahmini 20 km yapabiliyoruz.

Tam 12'de başlayan yolculuğumuz tam 14'te Güre'de köfte ekmek molasıyla devam ediyor. Kötü haber, belgen kasap kapanmış. Sebebini ise bilen yok. Bende evde kartı vardı. Dönünce cep telefonundan arayıp soracağım. Kış için mis gibi belgen sucukları stoğu hayalim suya düştü. Miraç’a vaadettiğim, "nefis bir köfte yedireceğim Güre’de sana" sözünü de tutamamış oldum. Narin pide var Güre'de. Lahmacun ve pidesi iyidir ancak bizi bu sıcakta yormasın diye başka bir yer bulup köfte ekmek yiyeceğiz. Kazdağlı balık ve köfte diye küçük bir büfe var. Köftesi iyidir dediler. Bakalım kısmet.

Köfte güzeldi ve çok iyi geldi. Neredeyse Edremit'e vardık. Hava tahminleri yine tutmadı ve güneş tüm gücüyle tepede. Yol arabayla ne kadar düzmüş gibi gelse de bisikletle öyle olmadığını anlıyorsun. Yokuşlar dışında yolu genel olarak 3x3 veya 3x4 ile gittim. Henüz bir yorgunluk belirtisi yok.

Edremit'i geçtik, körfezi döndük, Burhaniye'ye 8 kilometremiz kaldı. Bostanlı köyü muhtarlığı hayratı bir çeşmenin başında dinlenmeye karar verdik. Çeşme havalimanına gelmeden hemen sağda. 10 gün boyunca her gün 15 km yürümenin faydasını görüyorum mutlaka ama sırtımdaki çanta hafif olmasına karşın sırtımı ağrıtmaya başladı. Körfezi dönmenin iyi tarafı hat minibüslerinin teröründen kurtulmuş olmak ama bu yol da İzmir yolu olduğu için araçlar normalden epey hızlı gidiyorlar.

Gezginci ruhumuz

Gezginci ruhumuz bir gün biterse korkmadan there is gururluyuz..

Yorulduk

Durunca ne kadar yorulduğumuzu fark ettik. Ören islele mahallesini çok sevdim. Tam buraya, bu mekana rakı içmeye geleceğim muhakkak.

Kaz Dağları manzarası
Atlar da yoruldu.

Kaz dağlarının muhteşem manzarasına karşı rakı içmeyi plana uymak için şimdilik erteliyorum ama buraya muhakkak gelinecek tekrar.

İskele Mahallesi

Ana yoldan ilerlerken biraz serinlemek amacıyla denize yakın olan iskele mahallesine saptık. Gerçi denize girmedik ama iskele mahallesini gördüğüm iyi oldu. Ama şöyle bir hata yaptık, sahilden devam ettik ve ana yol bağlantısından uzaklaştık. Sonra bize bir yol tarif ettiler, ormanın içinde ıssız, kuş uçmaz kervan geçmez bir yol. Yani kaybolduk. Bakalım nereden çıkacağız.

Plana sadık kal ve yoldan sapma kuralına riayet etmedik ve karşılığını zaman ve kilometre olarak ödedik. Gerçi gördüğümüz yerleri düşününce pişman değilim.

Ayvalık
Ayvalık tabelasını gördüğüm için bu kadar mutlu olacağım aklıma gelmezdi.

Körfezi döndükten sonra, ayvalık'a 35-36 km kalana kadar yol dümdüz. Sonra 2 tane iddialı rampa var. Fakat, rampalardan birini tırmanınca en az 7-8 km’lik rampa aşağı iniyorsunuz. Yol yeni ve trafik nispeten sakindi. Emniyet şeridi bir normal şerit kadardı. Harika bir iniş oldu. Yokuşlardan birinin tepesinde güneş turuncu haldeydi. Yan yola sapıp bir kaç yüz metre gidip o muhteşem halini çekebilirdim ama bir önceki tecrübeden ötürü yapmadım ve pişmanım. İkinci rampanın da devamı iniş ve sonra bir süre pedal çevirip nihayet ayvalık giriş tabelasını gördük. Hava artık bu noktada iyice karardı, yol tek şerite düştü ve karanlıkta kullanmak için gerekli kıyafetlere sahip olmadığımız için tehlike arzediyordu. Son bir kaç kilometre artık enerjimizin tamamı tükenmiş halde geçti. Ayvalık merkeze ulaştık ki burası da yine çıkış ve iniş şeklinde. Normalde arabayla 2 dakikalık yol gibi gelen yerler bisiklet üzerinde hiç de öyle olmuyor. Ana yoldan merkezin ne kadar uzak olduğunu tecrübe ediyorsunuz.

Bir hata yaptık. Yorgunlukla beraber akıl tutulması artık herhalde. Merkeze devam edip tekneyle Cunda'ya geçeceğimize bisikletle gitmeye karar verdik. Karar vermedik de o vaziyette doğru seçenek benim aklıma gelmedi diyelim. Sonra, Cunda'nın yeni asfaltlanmış yollarında gereksiz yere adayı o karanlıkta pedallayarak geçtik. Nihayet geç de olsa varış noktamıza ulaştık. Cunda’da taş kahvenin çaprazında bisikletten indim, kendimi yere attım, kollarım ve bacaklarım yanlara açık şekilde yerde yatıyorum. Gökyüzünü seyrediyorum ve aşırı yorgunum çevredekiler hiiiç umrumda değil. Kalabalık bir aile yanımdan geçiyor. Ailenin erkekleri ve küçük çocuklar geçti, eşarplı iki teyze geçerken fısıldaşıyorlar ama duyuyorum gayet. Aralarında şu konuşma geçiyor:

- “O ayol o.”
- “Yok, değildir herhalde canım.”
- “Çapulcu değil miydi o zaten?”
- “Çapulcuydu da bu kadar da değil.”

Bir süre meydanda o şekilde yerde yatıp gökyüzünü seyreyledikten sonra adını her defasında unuttuğum yere doğru yürümeye başladık. Balıkçı bahattin veya bahtiyar. Herkesin şıkır şıkır olduğu adada, üstümüz başımız ter, toz, kir heybemiz sırtımızda mekana yanaşınca dükkan sahibi sordu: “arkadaşlar buyrun?” Tabii bu buyrun, buyur etmekten çok, "ne ayaksınız lan" tonlaması taşıyordu. Geri sordum, ukala olmayan terbiyeli bir tonlamayla: “hiç müşteriye benzemiyoruz değil mi?” Gülüştük, “biz şöyle herkesten uzakta bir noktada içeriz rakımızı” şeklinde ikinci nezaketli cümlemle beraber artık, "olur mu gençler istediğiniz yere oturun"a döndü mesele.

- Nerede benim komik garsonum, yok mu?
- İzinde bugün ağabey, hoş geldiniz.

Hoş geldinizle beraber müşteriliğimiz tescillendi. Bunu şundan anlatıyorum uzun uzun. Türkiye'de bisikletle yolculuk yapıyor arkasına mat çadır atıyorsan, yazık kim bilir ne kadar fakirsin. Bu düşünce şekli bana garip geliyor. Neredeyse her sohbette, "bari en kötü motorla yapsaydınız, bisiklet nedir" şeklinde insanlarda bize acıma durumu söz konusu. Artık öyle ki, Cunda'nın girişine geldiğimizde ada camping denen kalmayı planladığımız yeri aradım. Ben, özellikle belirtene kadar, arabayla gittiğimizi zannetmesinin dışında bisikletli olduğumuzu söylediğimde de şaşırdı. Eh, sen de mi? Kamp alanı işletiyorsun yahu.

Her neyse, oturduk, mezelerimizi ve rakımızı söyledik. Gani gani hakkımız olan masada bol bol yolculuğu kritik ettik. Mezelerden karidesli dolma, sıcak ot ve sarımsaklı yoğurtlu patlıcan dışındakiler kötüydü. Şu şu kötüydü diye sıralamıyorum şimdi. Sonra arka masamıza iki kız ve bir oğlan oturdular. Oğlan kızlara gece boyu çeşitli raconlar anlattı. Balık böyle yenir, rakı şöyle içilir, tuvalete sağ ayakla girilirvari yalan dolan bir sohbet. Ardından, çiçek satan çingene abla önümüzdeki masadan bizi transit geçerek arkamızdaki masaya yöneldi ki ablaya laf attım. “Ne oldu bizim ilişkimizi onaylamıyor musun” diye. Abla cevap vermeye kalmadan, “neden olmasın seven herkes sevdiğine çiçek alır“ diye girdi araya raconcu. Ben de “o halde ablanın elindeki çiçeklerin hepsini masana alacaksın herhalde” dedim. Çiçekçi abla durumdan memnun derhal yanlarına koşturdu. Raconcu, “yok bizim olayımız papatya” diye kıvırdı. Çingene abla söylene söylene devam etti yoluna. Masalar arası iletişim böylece başlamıştı ama ben, sevgilisini elinde tesbih sallayarak tuvalete götüren bu abiden pek hazzetmediğim için çok kaynaştırmadım. Sonra bir ara masama gelen köpeğe ekmek verdim, köpek yemedi doğal olarak. Raconcu kalktı, “bak ekmeği böyle yer” diye rakı döktü ekmeğin üstüne. Olmayacak iş ya, köpek de yedi her nedense. “Bak gördün mü” dedi sonra. Neyse bir şekilde al gülüm ver gülüm masalar arası flört böyle bir süre devam etti.

O geldi, bu gitti derken, raconcu ama iyi niyetli olduğunu düşündüğüm bu arkadaşla kaynaştık. Kendisini profesyonel tatilci olarak tanımlayan bu arkadaşın enerji sistemleri şirketi varmış. Biraz sohbet ettik şuradan buradan. Biz yemeklerimizi yedik içkimizi içtik. Sonra garsona sordum “ada camping’e gideceğiz nasıl gideriz.” Garson anlattı, şuradan gidersiniz ama yokuşu çok, şurası var ama ıssız ve karanlıktır. Dedim ki: “ne ıssız ve karanlıklardan geldik biz, gideriz dert değil.” Raconcu, inceden bir müdahil olmaya çalıştı, “çok imreniyorum size, bisikletle hep bir yerlere gitmek istemişimdir ama gidememişimdir. Bu saatte o yol sizi bile zorlayabilir.” “Sen rahat ol biz hallederiz” şeklinde alaycı tavırla geçiştirdim. Atladık çıktık yola. Toprak bir yola geldik dedikleri gibi. Ancak yol diyorum ama henüz yol filan değil. Varlığından bu yana üzerinden dört kere traktör geçmiş olabilir en fazla. Toz toprak ve taş. Miraç, çok da ısrar etmiyor ama “dönsek mi pansiyon da kalırız bu gecelik sabah gideriz” filan diyor arada. Tek bir ışık yok. Kafamızdaki lambalar dışında hiç bir aydınlatma yok. Önümüzü görüyorsak yanımızı görmüyoruz ve ciddi bir karanlık var. 3 veya 4km böyle devam ettik. Sonra birden köpekler havlamaya başladı. Sarhoş değiliz ama iyiyiz. Gece saat bir. Miraç bir anda: “4 büyük 2 küçük köpek var” dedi. Beni gülme tuttu. Dedim ki: “saçma sapan konuşma da korkuyorsan dönelim” ama beni de inceden bir telaş almaya başladı. Zaten sürmenin mümkün olmadığı yolda elimizde götürüyoruz bisikletleri. Köpekler sürekli havlıyor ve Miraç yaklaşıyorlar filan diyor. “Kampı arayacağım, şuradayız diyeceğim bakalım ne diyecekler, uzaksa döneriz” dedim. Döneriz dedim demesine de bir sürü de yol geldik. Yani, içmiş olmasak asla gideceğimiz bir yol değil. Aradım kampı şöyle bir konuşma geçti aramızda:

- İyi geceler, ben aramıştım daha önce, biz bisikletle oraya gelmeye çalışıyoruz ama çok karanlık köpekler uluyor ve yol git git bitmiyor.
- Siz hangi yoldan geliyorsunuz?
- Hiç ışık olmayan toprak bir yol.
- (bir sessizlik oldu.) Bu saatte delirdiniz siz herhalde. Hemen geri dönün. Bu saatte oradan gelinir mi. Arabayla bile gelinmez.
 Başımıza iş açmayın.
- Hmm, tamam biz bir düşünelim.

Miraç’a söyledim. “Dönelim” dedi. Dönmeye başladık ama artık iyiden iyiye korkuyoruz. Miraç: “jandarmayı arayalım sonuçta bu ülkenin vatandaşıyız bizi almaya mecburlar” dedi. “Arayalım ama ben onların yerinde olsam bizi döverdim kurtardıktan sonra” dedim. Bir şekilde konuşa konuşa yolu gerisin geri döndük. Köpek sesleri kesildi. Tekrar otellerin oraya vardık. Bir baktım raconcu oturuyor hala rakı masasında. Gittim yanına: “Ya sen bizden nefret mi ettin” dedim. “Hayır olur mu tersine çok sevdim” dedi. “O zaman desene bize, neyşınıl cografik belgeseli mi sandınız siz bunu, o yola girilir mi, oturun oturduğunuz yerde” diye. Gülüştük, “oturun da bir rakı içelim” dedi raconcu ama mekan o saatte artık rakı servisi yapamayacağını belirtti. Birer bira içip muhabbet ettik. Raconcu, “ben şimdi bilmemne abiyi arıyorum, hemen size yer ayarlıyorum, sabah da bir lira vermeden çıkıyorsunuz” diye raconunu kesti yine. Çok inanmıyorum tabii ama o saatte parasını versek de yer bulmamız zor olduğu için ses çıkarmadım. “Sadece indirimin yeter bize, ama tanıdığın varsa iyi olur” dedim. Yok illa bir lira vermeyeceksiniz. Peki. Aradı bir yeri konuştu. İçkiler bitti, hesaplar ödendi. Gerçekten de söylediği otele gittik anahtarımız hazırdı, yattık anında uyumuşuz zaten. Sabah kalktık, anahtarı teslim ettik. Hesabımızın 250 tele olduğunu söyleyen beyefendiye borcumuzu ödedik ve taş kahvede kahvaltıya oturduk…

Cunda'ya doğru

Miraç, Cunda'dan Ayvalığa tekneyle geçerken, “Foça'ya da böyle gitsek aslında çok keyifli olmaz mı” diye beni yokluyor ama yemezler.

Plandaki küçük bir sapma domino taşı gibi tüm planın aksamasına neden oldu. Ama, şunu görüyorum ki, biraz tecrübesiz ve heyecanlı davranmışız rotayı hesaplarken. Bir kere yarım saatte 10 km yapmak saatte 20 km yapabiliyoruz manasına gelmiyor. Araba ve motorsiklet, km/saati böyle hesaplayabilir ama çarka bir hamster düzeneği kurmayıp pedalları kendiniz çeviriyorsanız işin aslı öyle olmuyor. Günde yapabileceğimiz maksimum kilometre 50. Biz dün 85-90 arası bir kilometre yapıp Cunda'ya vardık ama son bir kaç kilometre artık gerçekten eziyet oldu. Cunda'nın girişinde yerde yatmış gökyüzünü seyrediyordum 9 gibi. Zor ama gerçekleştiğinde çoğu şeyde olmayan bir keyif sunuyor bisiklet. Sadece potansiyelinizi bilip şartları zorlamamanız gerekiyor. Özellikle biz, limitlerimizi görmek için değil eğlenmek için çıktık bu yola.

Mola

Değerli yolcularımız, mola süremiz, bira patates ve tekrar bira ve tekrar bira kadardır. Eskiden otobüslerde yanında gelmeyen var mı diye bağırırdı muavin.

Tombul bira şişesi

Duruşum ile bira şişesinin uyumunu seviyorum. Bu tiple elimde miller olacak hali yoktu ya.

Rakı mı içsek?

Miraç'ın, hızlıca Sarımsaklı'ya gidelim arzusu, “ya aslında burada rakı mı içsek” şeklinde değişti.

Çadır Cafe

Sarımsaklı sahil yolu üzerinde, Ayvalık merkezine 2 km kadar uzaklıkta ‘çadır cafe’ var. Sahibi ilginç bir adam. Sessiz sedasız denizle iç içe bir mekan. Menü fotoğraftaki kadar. Diğer mezeler konserve. Ama zaten mezesi değil sohbet edip rakı içmesi güzel olan bir yer. Ayvalık ve Cunda artık çok pahalı ve kalabalık. Ayvalık'ın her yerinde biten cihangir kafelerine benzemeyen, sahibinin özgün fikirleriyle donattığı mekanda, denizde oturup içmek fırsatı bile var. Her geldiğimde mutlaka buraya uğruyorum. Nasıl derler, "enerjisini seviyorum". Tek dezevantajı, ne yazık ki tekirdağ yok, yeni rakı var.

Gideriz gideriz
Gideriz, gideriz.. İçelim de bakarız.

Plandan sapmamayı konuşmak için minik bir toplantı düzenliyoruz.

Çamlık Kamp alanı

Harika bir kamp alanı buldum nihayet. Akyaka'nın bitmesiyle beraber yeni kamp alanım burasıdır. Peygamberin devesi misali, bıraktım bisikletimi, dedim, nerede durursa oraya kuracağım çadırımı.

Evim, arabam
Evim, kapımda da arabam.
Çadırdan
1+0 stüdyo, manzaralı. Nazarlık payı vardır.
Ayvalık Camping

Ayvalığın nesi güzeldir derlerse cevabım artık belli: Çamlık. Çamlık’ta da: Ayvalık camping. Ayvalık'ın hemen dibinde ama Ayvalık gibi değil. Dört tarafı çamlarla kaplı, işletmecileri ile de çok iyi anlaştık.

Kamp alanı

Kamp alanında ve yakınlarda tek bir ışık yok. (Miraç'ın yüzüme tuttuğu çirkin ışık dışında) Dolayısıyla bütün yıldızlar tepede.

Karanlık
Hayat, bazen.

Yüzlerce arının derinden gelen uğultusu, dalga sesleri.. Arada ıslık çalan rüzgar.. Henüz gürültünün bulunmadığı bir çağda yaşıyorum. Saat 6 gibi, güneş bizi çadırdan atar diye düşünüyorduk. Hatta, Miraç'ın 5'te kalkıp denize girmek gibi bir planı vardı ancak çadırından çıkacağa benzemiyor. Restorana kadar yürüdüm çay içerim ümidiyle ama henüz onlar bile uyanmamış. Bacaklarım daha iyi durumda ama otururumda sorun var. Mümkünse oturmayayım ayakta kalayım.

Saat 8 olmasına rağmen çok serin kamp alanı. Güneş arka taraftan yükseliyor ağır ağır. Bu aylarda gerek yok diye düşünüp sadece üstüme polar almıştım ama mini bir battaniye de çantaya eklenmeli. Gece bir ara epey soğuk oldu.

Yola devam

Her ne kadar biraz daha kalmak istesek de yola devam etmemiz gerektiğini düşündüğümüz için eşyalarımızı toparladık. Hedef Dikili civarında yine seveceğimiz bir yer bulabilmek.

İçme turu

Kışa doğru veya kışın bir içme turu yapacağım. Yaz kış açıkmış burası. Mutlaka uğrayacağım.

Kamp alanından sağa döndük. Sağ tarafı deniz olan keyifli bir yoldan yaklaşık 10 dakika sürerek Sarımsaklı'ya ulaştık.

Sarımsaklı'da durmadan, sürebildiğimiz yere kadar devam edelim dedik ama tam İzmir yoluna çıkarken Miraç'ın bağcıkları zincire takıldı ve dengesini kaybedip vites çarkını kaldırıma vurdu. Çark yamuldu. 4 km geride bir bisikletçi bulduk. Yani gerisingeriye Sarımsaklı’ya döndük.

ites çarkını tutan parça kırılmış

Vites çarkını tutan parça kırılmış. Aynısından olmadığı için daha düşük bir model takıldı. Çıkarılacak ders: bağla şu bağcığını Miraç oğlan.

Nuri Usta

Her zaman, işini iyi bilen ve seven insana denk gelemiyorsunuz. Tekerlerin hava basıncının kaç olması gerektiğine kadar öğretti bize. Havası düşük olan tekerler yüzünden, “siz iyi spor yapıyorsunuz böyle” diye dalgasını da geçti. Teşekkür ederiz Nuri usta. Sarımsaklı yağmur bisiklet.

Tamamı deniz seviyesi olan yolda çok iyi bir tempo tutturduk ve Altınova'yı geçtik bile. Dikili'ye sanırım 25 kilometremiz kalmış olmalı.

Balıkesir bitti. Artık İzmir il sınırları içindeyiz. Hatta, bir 10 km de geçmiş olabiliriz. Altınova sonrası sık sık rampa oluşu ve artık yorulmaya başlamamız sebebiyle hızımız epey düştü. Bir peynir fabrikasında durduk. Tost ve ayran ile enerji toplayacağız.

Bisiklet Yolu

Geldiğimizi haber alan yetkiller 8 şeritli bisiklet yolu yapmışlar, sağ olsunlar.

Dikili

Çilek bahçelerinin yanından sağa dönünce. Yıllar sonra Dikili.

Yüzme molası

Herkes hakettiğini yüzer derler. Aman desinler desinler. Dikili’de denize girdim nihayet. Daha güzel yerler vardı ancak buraya nasip oldu. Kumsalı sarımsaklı gibi uzun ve kumluk. Denizi de kumluk ama bir miktar bulanık. Belki de dalga vardı bu nedenledir. Sarımsaklı’nın denizi daha berrak ama orası da en sevmediğim deniz türü. Git git hala sığ su.. Denize girmeyi, yüzmeyi çok da seven biri değilimdir ancak, kilometrelerce yol yaptıktan sonra insanı bu denli rahatlatabilecek de pek birşey yoktur herhalde.

Dikili'de güneş batıyor

Dikili’de güneş güzel batıyor. Rakı masasına doğru yollanalım.

150 km yol

150 kilometre yol gelmişim ben. Yol dediğin rakı gibidir yeğen, hmmm şey gibi yani. Her neyse yeğen. İçelim, buluruz. Dikili levent restaurant.

Eldiven parçalanıyor
Diren eldiven!

Hedef, Aliağa civarlarında bir yerde konaklamak. Sondan bir önceki durağımız olacak yani. 50 km kadar. Rediy stadiy go.

Çandarlı

Dikili'den D550'ye çıkmak bize, 4 km dönüş ve 12 km olmak üzere toplam 16 km kaybettiriyordu. Çandarlı yolundan gitmeye karar verdik. İki tarafı dağlık yemyeşil bir yol ama çok fazla rampa var. Yolculuğun başından beri ilk kez 1x1 ile gittim. Zorlu çıkışlar en azından keyifli inişler manasına da geliyor ama bize karşı esen sert rüzgar sebebiyle bu durumdan da tam verim alamıyoruz. Yol tek şerit gidiş tek şerit geliş olunca biraz zorlanıyoruz ama öyle ya da böyle yolu yarıladık sayılır.

Gölgede mola
Ne yazacaktım ya unutturdun bana!
Aşağı yukarı

- Amcacığım, buradan devam edersek ana yola çıkar mıyız?
- Hee, çıhar.
- Kaç kilometre tahminen?
- Aşağı yoharı yedi.

‘Aşağı - yukarı’ bisiklet üzerinde anlam kazanıyormuş meğer.

Aliağa

Çandarlı'dan D550'ye bağlandık. 10-12 km süresince ne bir benzinlik ne de su alabileceğimiz bir yer vardı. Bölünmüş yola çıkınca biraz rahat ettik ama 8 km boyunca iki kapalı benzin istasyonu ve bir kapalı restoran geçince iyice moralimiz bozuldu. Son gayret bir rampayı tırmandık. Rampa bizi inişte Yenişakran'a teslim etti. Leziz bir köfte ekmek yedikten sonra biraz dinlenmek için sahile indik ve şirin bir cafede bira molası verdik. Performansımıza bakarak Aliağa'yı atlayıp direkt foça'ya gitmeyi düşünüyoruz.

Sabah yaptığımız 35 km'nin üstüne 50 km daha gitmeyi ve Foça'ya varmayı planlıyoruz. İzmir yolundan Foça'ya döndüğümüzde 25 km bol rampalı bir yol gideceğiz. Biraz limitlerimizin üzerinde olsa da denemeye karar verdik.

Yolun en sevimsiz ve tehlikeli kısmını geçiyoruz. Aliağa’nın giriş ve çıkışında her 10 araçtan 6'sı, tanker, kamyon veya tır. Yol sadece 2 şerit. Sıcaktan beynim bulanmış şekilde yanlışlıkla kantar'a girdim. Polis, “ne yapıyorsun” dedi. Dedim, “ben burayı benzin istasyonu sandım.” “Devlet dairesi burası” dedi. “İyi o zaman, devletimiz bizden bir bardak suyu eksik etmez herhalde” dedim. “100 metre ilerde istasyon var ama istiyorsan vereyim” dedi, sağ olsun memur bey. Epey yaklaştık ama sevimsiz bir sanayi bölgesi olmasından ötürü yolun bu kısmı pek keyifli değil.

Eski foça sapağı

Eski Foça sapağına 6 km kala lastiğim patladı. 4 km kadar patlak lastikle geldim ve bir oto lastikçi buldum. Tırların ralli yaptığı bu parkur epey heyecan dolu geçiyor.

Hayal edin

Siz sadece hayal edin gerisi: Hava.. Su.. Şaka şaka. Sona doğru olur böyle duygusal mesajlar. Yarın akşam Miraç'ın dönmesi gerektiği için Karaburun'u programdan çıkarıyoruz. Foça'da bitiriyoruz. Foça yolu sürekli tırmanış, köpekler filan ama yine son gayret pedalları..

karadut suyu

- Karadut suyu muhteşemmiş.
- 200 km beklememiz gerekmiyordu ki bunu içmek için.
- Miraç’cığım, kar yağdığında her bir kar tanesi düşmesi gerektiği zaman düşmesi gereken yere düşermiş.
- Ha?

Yaklaşıyoruz

Ana yoldan kurtulup Eski Foça'ya saptığımızdan beri yüzler gülüyor, keyifler yerinde. Bir bardak mis gibi karadut suyunu mis gibi bir yerde içtik.

Rampalar ve rüzgar

Bitmeyen 10 km yapmışlar. Tükendik. Rampalar bir yandan, rüzgar bir yandan.. Zaman zaman olduğum yerde pedal çeviriyorum.

Nihayet Foça

Nihayet Foça'dayız, masadayız.. Eski Foça yolu "geeeerrrçek" bir bölüm sonu canavarıydı. Rüzgar tarafından son bir sınava tabi tutulduk sanki. Ama diğer hepsi gibi bunu da atlattık.
…Ve hikaye burada bitti.


Bugünden (07.12.2019) güncelleme: Bu yolculuğu ayarlamak uzun zaman aldı. Birkaç kez üşendik vazgeçtik, birkaç kez karar verdiğimiz tarihlerde işler engel oldu, iptal ettik. Ama en sonunda bir şekilde zamanımızı ayarlayıp yolculuğa çıktık. Takip eden senelerde çok kez tekrar etmek istesek de olmadı. Ancak en azından yaptığımız bu 250 km -ki pek çok bisiklet aşığına göre kısa bir mesafe katetmiş olsak da- hayatımızda tecrübe ettiğimiz en güzel şeylerden biri oldu. Henüz bisikletle birkaç gün yol yapmadıysanız muhakkak çok geç olmadan yapmalısınız.