Aslında matematik okudu, ama çizgiye ve sinemaya olan tutkusu onu canlandırmaya (animation) yöneltti. Bu konu üzerine yüksek lisans yapmaya karar veren Samancı, hazırladığı bitirme tezini kitaba dönüştürerek canlandırma alanında önemli bir boşluğu doldurdu.

Kitabın hazırlık sürecini anlatır mısın?

Kitap, Bilgi Üniversitesi’nde yedi yıl önce sinema üzerine yüksek lisans yaparken ortaya çıktı. Önce, gündüz düşleri gören bir çocukla ilgili film yapacaktım. Çocuğun düşleri animasyon olacaktı. Sonra bu uygulamalı tez hakkında yazı yazabilmek için sinema yazarı Tuna Erdem ile konuşmaya başladım. Tuna danışmanım oldu. İçinde animasyon içeren filmler ile ilgili okumaya başladım. Okudukça bu konuda koskocaman bir dünya olduğu gördüm. Filmi yapmayı erteleyip kendimi bir sene okuma- yazma işine sardırdım. Kütüphanede bu araştırma için malzeme yoktu. Okulun kütüphanesi, istediğimiz tüm kitapları ve filmleri yurtdışından getirtti. Okuyup- izleyip notlar aldım. Her hafta Tuna ile buluşup konuştuk. Bölümler halinde yazmaya başladım. Sonra yaza doğru bütün yazdıklarımı bir araya getirip bir bütünlük oluşturmaya çalıştık. Eksik parçaları tamamladık. Tuna’nın önerisiyle sunuşum için tek kare espirili çizimler yaptım. Sonra çizimlerimi de tez içeriğine dahil ettik. Bu kitaba kadar yazı yazma deneyimim pek yoktu. Çünkü öncesinde matematik okumuştum. Sinema araştırmaları yeni adım attığım bir alandı o zamanlar. Tuna muhteşem bir danışmandı; sinema ve yazı yazma adına çok şey öğrenmeme yardım etti. Yazarken çok mızırdandım ama o sene çok güzel bir seneydi.

Samancı, kendi çizmiş olduğu karikatürler ile de kitabını eğlenceli hale getirmiş.

Kitabın içeriği hakkında bize bilgi verebilir misin?

Kitap, içinde hem animasyon hem de canlı çekim (live action) parçalar içeren filmlerle ilgili. Örneğin, “Who Framed Roger Rabbit” gibi. Kitap, sinemanın doğuşundan dijital sinemanın başlangıcına kadar 114 civarında filmi ele alıyor. Sinemanın tarihsel gelişimi içinde animasyon ve canlı çekim birlikteliğinden nasıl anlam yaratılmış onu inceliyor. İlk animasyon filmlerinin yaratıcıları kendi animasyonlarının içinde beliriyor. Vodvil geleneğinin uzantısı olarak ilk animasyon filmlerinde çizer, seyircilerin karşısında kara tahtaya tebeşirle çizerek bir gösteri yapıyor. Böylece animasyonu yapan çizerin kendisi ya da çizerin eli çoğu zaman animasyon filminin içinde... Animasyon sineması en baştan animasyon-canlı çekim kombinasyonu olarak doğuyor. 100 yıllık bir atlama yapıp günümüze geldiğimizde üç boyutlu bilgisayar modellemesi ile yapılan özel efektli filmleri de animasyon-canlı çekim birlikteliğine dahil edebiliriz. Örnegin “Matrix Üçlemesi”. Matrix canlı çekim gibi görünen ama aslında animasyona daha yakın bir film. Karakterler sınırsız şekilde eğilip bükülebiliyor, her çeşit şiddete maruz kalıyor ama ölmüyorlar. Tıpkı, animasyon filmlerinde olduğu gibi. Dolayısıyla sinemanın doğuşundan günümüze kadar animasyon-canlı çekim birlikteliği son derece gündemde olan bir konu.

Kitabın tasarım ve üretim aşamaları ile ilgili olarak neler söyleyebilirsin?

Kitap Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan çıktı. Yayınevi tezimin basılabilir olduğunu düşünmüş. Söylediklerinde sevinmiştim. Kitap hazırlanırken Amerika’ya doktora yapmaya gitmiştim. (Hâlâ da oradayım.) Tasarım ve üretim aşamasına pek bir katkım olamadı. Yazıyı tez dilinden çıkarmaya çalıştık. Kitabın başlığı tezin başlığından farklı. Tez başlığı “Buzlar Çözülmeden: Animasyon Live Action Birlikteliği”ydi. Kitap için epey başlık düşündüğümüzü hatırlıyorum. Sonunda “Animasyonun Önlenemez Yükselişi”ne karar verdik. Çünkü tarihsel süreç içerisinde animasyon canlı çekim’e göre hep hor görülüyor. Esas olan canlı çekim. Animasyon da çocuklar için, ağırlığı olmayan, canlı çekim’i taklit etmeye çalışan bir film öğesi olarak anlaşılıyor. Ama günümüz özel efektler sinemasına gelince ve dijital devrimi içerince, animasyonun canlı çekim’i yutmak üzere olduğu aşikâr. Günümüzde animasyon canlı çekim arasındaki hiyerarşi tersine dönüyor. Boynuz kulağı geçiyor. O yüzden umuyorum “Animasyonun Önlemez Yükselişi” anlamlı bir başlık oldu.

Canlı çekim, sinema sektöründe kimine göre sıkıntı kimine göre açılım anlamına geliyor. Bu konuda ne düşünüyorsun?

Hiyerarşinin tersine dönmesi, canlı çekim sinemanın animasyona özenmesi dijital sinemanın varlığı ile ivme kazandı. Bu dönüşümün bana ilginç gelen yanı güçsüzün güçlü konumuna geçmesi. Sanki maç izliyoruz da zayıf takım güçlü takımı hiç beklenmedik şekilde yeniveriyor gibi. Seyircinin özel efektler konusunda bitmeyen bir açlığa düşmesi, yeni ticari bir kapı ve iş alanı açıyor. Film ortamı daha esnek ve geniş anlatım araçlarına kavuşuyor. Ancak animasyona öykünmeyen, özel efekt içermeyen filmler seyircisiz kalıyor diye bir durum yok. O yüzden sorunun sıkıntı kısmını pek hayal edemedim. Son derece iyimser bir lensten bakıyorum.

Samancı, kendi çizmiş olduğu karikatürler ile de kitabını eğlenceli hale getirmiş.

Kitaba ilişkin beklentilerin nelerdi?

Hiç bir beklentim yoktu. Uğraşıp yazdığım bir araştırmanın daha geniş bir kitleye ulaşacağını düşününce sevindim. şimdi kitaba baktığımda yeniden yazmak istiyorum. şimdi yazsam bambaşka olurdu. Böyle düşünmek de çok doğal ve kaçınılmaz.

Eksik gördüğün hatalı olduğunu düşündüğün bir şeyler mi var, yoksa bu yöndeki bazı fikirlerin mi değişti?

Sinema okumadan önce matematik okudum. Dili kullanma konusunda kendimi geliştirmeye sinema okurken ağırlık verebildim. Zaman içinde bu yönde biraz daha ilerledim. O yüzden yedi yıl önce kitapta kullandığım dil biraz alengirli geliyor. Sanıyorum Türkçe’de var olmayan sinema terimleri için terim uydururdum.

Animasyon eğitimi ve animasyon üzerine ülkemizde çok fazla yazılı kaynağın bulunmaması, acaba ülkemizde bu konuda düşünen, fikir üreten ve üretimde bulunan insan sayısının az olduğuna mı işaret ediyor?

Karikatür, mizah yazarlığı-çizerliği konusunda Türkiye’de gelişkin bir yapı olmasına rağmen bu gelişkinlik animasyon konusuna aktarılamamış. Türkiye’de yerleşmiş bir animasyon endüstrisi yok. Ama film-dizi endüstrisi var. Bu ilginç. Türkiye’de animasyon konusunun zayıflığı biraz her şeyden hızlı-kolay sonuç alma eğilimin uzantısı gibi görünüyor. Animasyon hakikaten daha çok sabır ve emek istiyor. Tek tük bireysel çabalarla yapılan küçük ve parıltılı işlerin ötesinde güç birlikteliğinden doğan bir iş çıkmıyor. Ülkemizde sadece animasyon değil sanatın pek çok dalıyla ilgili yazılı kaynak yok. Yazılı kaynak olmadığı için yerleşmiş bir Türkçe terminoloji de yok. Sonuçta hâlâ yazıya değil söze dayalı bir kültürüz. Söylenen şeyler uçup gidiyor, yazılanlar kalıyor.

Elimizde tuttuğumuz kitabın bu konuda Türkçe olarak yazılmış az sayıda örnekten bir tanesi. Peki, devamı gelecek mi? Böyle bir düşünce var mı?

Türkçe yazmayı düşündüğüm başı sonu belirgin bir proje aklımda yok. şu an doktora projemin üzerinde çalışıyorum ve Amerika’da olduğum için projenin dokümantasyonu İngilizce. Ancak hayatın akışı içinde Türkçe yazma fırsatları belirdikçe neden olmasın?